İnsan bazen nefes aldığı hâlde eksilir; çünkü yaşamak, yalnızca hayatta kalmak değil, hissetmek, direnmek ve bir kalbe dokunabilmektir.
Yaşamak ya da yaşayamamak…
Belki de insanın kendine sormaktan en çok korktuğu sorudur bu:
“Ben gerçekten yaşıyor muyum?”
Çünkü çoğu zaman nefes almayı yaşamak sanıyoruz. Oysa yaşamak, yalnızca bir kalbin atması değildir. Yaşamak, ruhun da bir şeye dokunabilmesidir.
Peki, yaşam nedir?
Sabah uyandığında aynı sokaklardan geçmek mi? Bir işe yetişmek, birkaç insan tanımak, biraz gülüp biraz yorulmak mı? Yoksa insanın kendini gerçekten hissedebildiği o kısa anlar mı, yaşam dediğimiz şey?
Bir düşün…
Gerçekten yaşıyor musun?
Nefes aldığın için mi yaşıyorsun, yoksa sadece günleri mi tüketiyorsun? Belki de günleri değil, kendini tüketiyorsundur.
İnsan bazen nefes aldığı hâlde eksik hisseder kendini. Çünkü yaşamak, sadece hayatta kalmak değildir. Birinin varlığıyla anlam bulmak, bir cümlede kendini görmek, bir şarkıda kaybolmak da yaşamın parçasıdır.
Belki de insan, başka bir insanın gözlerinde fark edildiği kadar vardır.
Yaşamaya dair herkesin tanımı farklıdır. Kimi için özgürlüktür yaşam, kimi için huzur. Kimi için maddiyat, kimi için sevmek, kimi içinse sevilmek…
Ama ortak bir gerçek var:
İnsan, hissetmediği ve hissedilmediği yerde yaşamıyor.
Peki, sen yaşamı ne kadar hissediyorsun?
Kendini hissediyor musun? Bir yere ait hissediyor musun? Ve gerçekten, insan bir yere ait olmak zorunda mı?
Belki de insan, kendini bir yere ait hissetmediğinde önce eve dönmeli. Ama bildiğimiz eve değil; kendi içine, kendi kalbine…
Şair İsmet Özel’in dediği gibi:
“Ama eve dön, kalbine dön, şarkıya dön… Kendine dön.”
Çünkü insan bazen en çok kendinden uzaklaştığında yorulur. Başkalarında tamamlanmaya çalışır, başkalarının varlığıyla anlam bulmak ister. Oysa birinin varlığı, senin yaşamını etkileyebilir; ama seni tamamlamaz.
İnsan, kendi içindeki dengeyi bulduğunda, kimseye yaslanmadan da var olabilir. Çünkü bazı sancılar, insanın kendinden yeniden doğmasının sancısıdır.
Yaşamak, bir başkasına tutunmadan da ayakta kalabilmeyi öğrenmektir. Kendi özünde güçlü durabilmek, her adımda kendi nefesinle varlığını hatırlayabilmektir. Kimsenin varlığı seni tanımlamaz; sen, kendi hikâyeni kendin yazarsın.
Çünkü yaşamak, kendi ateşini yakmaktır.
İnsanın içinde bazen durduramadığı bir kıpırtı vardır. Ne sıkıntı onu tamamen yıkar ne de rahatlık onu tamamen uyuşturur. İçinde debelenen o yaşama isteği, bazen bir isyana, bazen bir dirilişe dönüşür.
İsmet Özel’in dizelerinde olduğu gibi:
“Yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan…”
İnsan bazen yürümeye karar verdiğinde, sanki göğün kapıları açılacak sanır. Çünkü bazı adımlar yalnızca yürümek değildir; insanın kendi içine, kendi hakikatine verdiği bir karşılıktır.
Yaşamak, her adımda biraz direnişle, her nefeste biraz özgürlükle büyümektir. Acıya rağmen yürümek, kırıldığında yeniden doğrulmak, karanlığın içinden kendi ışığını çıkarabilmektir.
Sabahattin Ali’ye atfedilen o sözde olduğu gibi:
“Dikenleri öpeceğiz, güller de şaşıracak.”
Çünkü yaşam; yalnızca güzel günlerde değil, acıyla, umutla ve her darbede biraz daha anlam kazanır.
Ama yine de yaşamayı ve sevmeyi sürdürmek gerekir.
Sürdürebilmeyi sürdürmek…
Çünkü hayat, çoğu zaman devam edebildiğimiz kadar anlam kazanır. Ertelemeden, saklamadan, içimize gömmeden yaşamak gerekir. Kızdıysan söyle, sevindiysen belli et, özlediysen susma. Çünkü insanın içinden geçip de söyleyemediği her şey, zamanla içinde bir yük olur.
Peki, yaşamak bir hayal mi?
Belki biraz öyle…
Çünkü hayat dediğimiz şey, çoğu zaman yetişemediğimiz umutlarla doludur. Tam “oldum” dediğimiz yerde, eksik kalan bir yanımız ortaya çıkar. İnsan bazen yolları değil, en çok kendi içini kaybeder.
Ve sonunda şunu anlarız:
Hayat biraz hatıradır.
Bir ses, bir koku, bir bakış…
İnsan unutulduğunda değil, asıl unuttuğunda eksilir. Çünkü bazı anılar insanı hayatta tutar; bazıları ise ona hâlâ yaşadığını hatırlatır.
Ve şunu da unutmamak gerekir:
Her şeye bir çare bulunur. İnsan bazen yorulur, yıpranır, yolunu kaybeder; ama hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmez. Kendinizi tüketmeyin. Her yerden dönülür, her yoldan dönülür, her yanlışın bir telafisi bulunur.
Ama ölümden dönülmez.
Hayatın akışı içinde herkes bir gün o sessiz musalla taşına varacak. Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında… Belki bir gün uyuyup uyanamamak da var bu hayatın içinde.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” şiirinde dediği gibi:
“N’eylersin ölüm, herkesin başında.
Uyudun, uyanamadın olacak.
Kim bilir, nerede, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.”
İşte bu yüzden insan, yaşamayı hafife almamalı. Nefes aldığı her günü sıradanlaştırmamalı. Çünkü insana kalan şey; kırdığı kalpler değil, onardığı gönüller olmalı. Ertelediği sevgiler değil, vaktinde söylediği güzel sözler olmalı.
Hayat dediğimiz şey, bazen fark etmeden ertelediğimiz bir cümlede, söylemeye cesaret edemediğimiz bir sevgide, dönmeye gurur yaptığımız bir yolda kalır.
Her şeye rağmen yaşa.
Ve yaşat.
Çünkü sen, var olduğun sürece; bir kalbe, bir hayale, bir umuda dokunduğun sürece insansın.
Belki de bütün mesele budur:
Mahsustan değil, gerçekten yaşamak…
Çünkü unutma:
Ölmemek için yaşıyorsan, zaten çoktan ölmüşsündür.






Yorum Yazın