Menfaat için esnettiğimiz ölçü; önce vicdanı, sonra insanlığı kokutur.
Etik, kelime olarak Yunanca ethos kelimesinden gelir ve “karakter, alışkanlık, yaşama biçimi” demektir.
Felsefede ise “Ne yapmalı, nasıl yaşamalı?” sorularına verilen sistematik cevaptır. Kısaca etik; doğru ile yanlış, iyi ile kötü arasındaki çizgiyi anlamaya çalışma çabasıdır.
Ama etik burada kalırsa kuru bir tanım olur. Önemli olan, onu gündelik hayata indirmektir.
Çoğu insan etiği “hırsızlık yapma, yalan söyleme” gibi yasaklardan ibaret sanır. Oysa etik, yasakların ötesinde bir duruştur. Karşındakinin iradesine, özgürlüğüne, sınırına; toplumun ahlaki ve dini kurallarına saygı duymak ve onları mümkün olduğunca çiğnememektir.
Etik, istediğini almak için her yolu denemek değil; istediğini alamayınca da insan kalabilmektir.
Günümüzde garip bir oyun oynuyoruz. Hoş karşılamamamız gerekeni, menfaatimiz gerektirdiği an “olgunluk” kılıfıyla hoş görmeye başlıyoruz.
Büyütmemek, görmezden gelmek, geçiştirmek…
Kulağa makul geliyor. Oysa çoğu zaman bu, sınırlarımızı satmanın kibar adıdır.
Mesela biri eşini aldatıyor. Hepimiz hemfikiriz: Yanlış, çirkin, kabul edilemez. Konuşuyoruz, eleştiriyoruz.
Ama gün geliyor, aynı kişiyle aynı masaya oturmamız gerekiyor. İş var, düzen var, çıkar var. Ve bir anda hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz. Kahkahalar, muhabbetler, planlar… Hepsi kaldığı yerden devam ediyor.
Peki bu ne anlama geliyor?
Bu, etiğin mutlak bir ilke olmaktan çıkıp pazarlık konusu hâline gelmesi demektir. Yaptığını onaylamıyoruz ama çıkarımız, onaylamamızı askıya aldırıyor. Konuşulmayınca, tepki gösterilmeyince yanlış normalleşiyor. Yarın bir başkası aynı şeyi yaptığında “Ne var bunda?” denecek kadar sınır kayıyor.
İşte bu yüzden gerçek etik, rahatsız olduğun yerde başlar. Rahatsız olduğun hâlde susuyorsan, o artık olgunluk değil; kendi ilkeni masaya yatırıp pazarlık etmektir.
Bunu en iyi anlatan eski bir kıssa vardır.
Bir derviş köye misafir olmuş. Köylüler “Her koyun kendi bacağından asılır.” deyince derviş bu sözü ciddiye almış. Gitmiş, birkaç koyun kesmiş; hepsini bacağından mahallenin ortasına asmış.
Hava ısınınca etler kokmaya, sinekler üşüşmeye başlamış. Köylüler sormuş:
“Ne yaptın derviş efendi?”
Derviş de demiş ki:
“Siz demediniz mi herkes kendi bacağından asılır diye? Kokuyorsa herkes kendi bacağının kokusuna katlansın!”
Oysa sözün manası, başkasının günahını yüklenmemekti; mahalleyi kokutmak değil.
İşte biz de menfaat için susunca aynısını yapıyoruz. Birinin hatasını görmezden geliyoruz ama o koku bütün insanlığı sarıyor.
Bir insan hoş olmayanı hoş görmeye başlayınca, önce başkasına, sonra kendine yabancılaşır. Çünkü etik esnedikçe insan da esner.
Ve unutma:
Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz.






Yorum Yazın