Sessiz Çoğunluğun Nabzı
Türkiye’de gündem artık yalnızca haber bültenlerinde akmıyor; pazarda filede, otobüste ayakta, telefonda sessizce kaydırılan ekranlarda yaşanıyor. Herkesin bir fikri var ama çoğu zaman o fikirler yüksek sesle değil, içe doğru konuşuyor. Çünkü bugün memlekette asıl mesele, ne düşündüğümüzden çok ne kadar dayanabildiğimiz.
Bir yanda rakamlar… Yüzdeler, tablolar, grafikler. Diğer yanda ise rakamların sığmadığı hayatlar. Bir maaş bordrosu, bir alışveriş fişiyle tartışmaya giriyor. Kimin haklı çıktığını herkes biliyor ama kimse tam olarak kazanamıyor. Ekonomi bir teknik konu olmaktan çıktı; evin içine girdi, mutfağa oturdu, çocukların geleceğiyle göz göze geldi.
Siyaset ise uzun süredir çözüm üretme sanatından çok, konum alma refleksi ile ilerliyor. Taraflar konuşuyor ama birbirini duymuyor. Kelimeler çoğalıyor, anlam azalıyor. Bir cümle kuruluyor, ertesi gün başka bir cümleyle inkâr ediliyor. Toplumun hafızasıyla, sabrı arasında bir bilek güreşi var ve bu güreşte yorulan hep aynı kesim.
Adalet duygusu da gündemin sessiz başlığı. İnsanlar artık “haklı mıyım?” diye sormuyor, “haklı olsam da bir şey değişir mi?” diye soruyor. Bu soru tehlikelidir; çünkü umudu değil, beklentiyi öldürür. Beklentinin öldüğü yerde ise bağlılık zayıflar, ortak gelecek fikri aşınır.
Medya, bu tabloyu ya çok bağırarak ya da fazla susarak anlatıyor. Ortası yok. Oysa toplumun ihtiyacı olan şey ne hamaset ne de karamsarlık; soğukkanlı bir yüzleşme. Gerçeklerle kavga ederek değil, onları kabul ederek ilerleyebiliriz. Kabul etmek, teslim olmak değildir; doğru yerden mücadele etmektir.
Bütün bunların arasında hâlâ ayakta duran bir şey var: Bu ülkenin insanı. Sabah kalkıp işine giden, çocuğunu okula gönderen, yaşlısını kollayan, vergisini ödeyen ve yine de yarına dair küçük bir iyimserliği cebinde taşıyan milyonlar. Sessiz çoğunluk tam olarak budur. Ne trend olur ne manşet; ama memleketi asıl ayakta tutan da onlardır.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi: Gündemi biz mi yaşıyoruz, yoksa gündem mi bizi yönetiyor? Eğer ikincisiyse, değişmesi gereken yalnızca başlıklar değil, bakış açımız.
Çünkü bir ülke, sadece konuşanların sesiyle değil; dinlenenlerin güveniyle güçlenir.





Yorum Yazın